Evet, yanlış duymadınız. Şu yaşıma geldim ve hala ders çalışmam gerekiyor.
"Ne var yaşında? Doktorsan ömür boyu ders çalışacaksın" dediğinizi duyar gibiyim. Doğru, haklısınız.
O zaman bi şarkı paylaşıp ders çalışmaya başlayayım madem.
Bir zamanlar ders çalışırken sadece Korece şarkılar dinlerdim. Bahanem(!) de şu: Sözlerini anlamadığım için dikkatimi dağıtmıyorlar. Peki sonra ne oldu? Sadece şarkı dinlemeyip dizilerine de merak sarınca yavaş yavaş bazı kelimeleri kapmaya başladım, ve şarkılar da dikkatimi dağıtmaya başladı.
Neyse.. Yeniden ders çalışmaya başlayınca refleks olarak Korece şarkı listemi açtım. İşte dinleme listemin en güzide parçalarından, Kore merakımın başlamasına sebep olan Goong dizisinin müziklerinden biri.
Merhabalar efendim! Bu defa sevgili Hikaruivy Unnimin beni mimlediği 90’lar Türkçe Pop yazısı için klavye başına geçiyorum. Biraz da heyecanlı mıyım ne? J (Mahsus abartıyorum, ciddiye almayın!)
Baştan söylemeliyim ki, şimdiye kadar mim yazan arkadaşların ellerine sağlık. Cidden emek verdiklerini düşünüyordum ama, şimdi daha iyi anlıyorum. Öyle keyifli keyifli mim okuması değilmiş yani.
“Mim”in konusu 90’lardan unutamadığımız Türkçe Pop parçalar. Küçükken nostalji dendiğinde annemlerin-ninemlerin zamanlarını düşünürdüm. Meğer biz de yaşlanmaya başlamışız ve 90’lar dinlemek de nostalji olmuş. Hey gidi günler!!
Ben o zamanlar ilkokul çağlarımdaydım. Babamın pop müzikle arası iyi değildi (Barış Manço hariç). Bu yüzden genelde sokakta oyun arkadaşlarımdan öğrenirdim popüler şarkıları. Radyoyu karıştıracak kadar büyüyünce de radyodan dinlemeye başladım. Diyarbakır’daki meşhur Japon pasajından aldığımız bir müzik setimiz vardı; ordan dinlerdim. (O müzik seti hala çok güzel çalışır. E tabi, Japonlar yapmış! J) Klip izlemeye de ilkokul üçüncü sınıf zamanlarımda başladım galiba. Yine de çoğunu bilmem. (YouTube sağolsun, şimdi hepsini izleyebiliyoruz.) Bir de yaz tatillerinde kuzenlerimle pop müzik kültürümüzü tamamlardık. Bütün kuzenler arabaya doluşur son sesle müzik dinlerdik. Bütün köy de bizi dinlerdi. Kimse de çıkıp “Yeter artık! Arabanın aküsünü bitiriyorsunuz.” demezdi. Belki şunu diyenler olmuş olabilir: “Hacı Mehmet’in torunları da amma şımarık, gürültülerini çekmek zorunda mıyız? ” J
İçim de epey doluymuş ha J Neyse, şimdi şarkılarımıza geçelim.
Açıklama yapacak olursam, Top 10 listem değil. Sevdiklerimden ve hatırladıklarımdan hazırlamaya çalıştım.
Evde birtek Barış Manço dinleniyordu dedim ya, rahmetliden başlayalım.
1.Barış Manço-AYI
Barış Manço'yu öğrendiğimiz şarkı. Barış Manço’nun her şarkısı bir yana bu şarkı başka bir yana diyebilirim. Kardeşimle beraber bağıra bağıra söylerdik :D
2.Yonca Evcimik-Abone
90’ların başında çocukların en çok dinlediği diğer bir şarkı da buydu. Evde pop dinlenmezdi dediysem o kadar sıkı kurallar da yoktu. Babamı da despotmuş zannetmeyin. Mesela bu şarkıyı söylememize bişey demezdi J
3.Demet Sağıroğlu-Arnavut Kaldırımı
Ah ah! İşte en sevdiğim şarkı! O yaştaki çocuklar olarak şarkı sözlerini ne kadar derin anlayabildik şüpheliyim. Yine de güzel şarkı kendini her yaşa sevdiriyor demek ki..
4.Sertab Erener-Yanarım
Sertab Erener’i de severek dinlerim. Seçerken de zorlandım biraz. Sesini çok rahat kullanıyor değil mi? Ya da bana mı öyle geliyor? Aldırma, Sevdam Ağlıyor, ... hepsi çok iyidir. Bir de pop değil ama Makber vardır çok güzel J
5.Burak Kut-Yaşandı Bitti
Aslında Benimle Oynama ve Bebeğim daha çok sevdiklerimdendir. Birileri kesin onları paylaşmıştır diye değişiklik olsun istedim. Bu klip de ABD çekildi diye çok reklamı yapılmıştı ama istedikleri etkiyi oluşturamamıştı.
6.Tarkan- Kış Güneşi
Ne desem bilemedim. Güzeldi işte.. J
7.Erdal Çelik-Canımın İstanbul Köşesi
Unutulan şarkıcılardan değil mi? Geçende dilime dolandı “Canımın İstanbul köşesi/Gel de gelsin neşesi”. Ah, bir de İstanbul’da olsaydım!
8.Gülşen-Be adam
Eskiden pek cici bir kızdı (Bkz: Delisin). Son zamanlarda hiç dinlemiyorum. Yalnız bu klipte de az “stalker” değilmiş hani J Bir de “Gel Çarem” vardır ilk şarkılarından güzel.
9.Mustafa Sandal-Gidenlerden
Beşinci sınıfta bizi dersaneye götüren serviste çalınırdı bu albüm. Ne zaman dinlesem güneş batarken yolculuk yaptığımız o günler aklıma gelir, bir de üstü çiçekli böcekli test kitapları. J
10.Candan Erçetin-Yalan
Son şarkının da bende yeri ayrıdır. Yaşlandıkça daha bir anladım herşeyin bir gün yalan olacağını..
İşte böylece 90’lar listemi bitirdim. Mim dolaşırken diğer arkadaşların yazılarını okumamaya çalıştım kendi listemi etkilemesin diye. Yine de benzer şarkıları paylaşmışızdır herhalde. Kaydı yayınladıktan hemen sonra okumadıklarıma bakacağım. Eminim her birindeki şarkılar daha birçok anımı hatırlatacak. Hatta sizin de benim listedekilerle ilgili anılarınız varsa dinlemekten memnun olurum.
Az daha unutuyordum. Bu mimi birilerine paslamam gerekiyor değil mi? O zaman benden sonra isterlerse Winpohu, Scaffolding Pole ve Neo devam ettirsinler. Bir de Ayvaz’cım, ne zamandır yazmıyorsun. Sana da yolluyorum bu mimi. Yalnız itiraz kabul etmem, bekliyorum yazını. J
Geçen gün bir arkadaşım Sagopa Kajmer'in aşağıdaki şarkısını tavsiye etti. Şimdiye kadar sağda solda duyduğum dışında oturup da rap dinlemişliğim yoktu. Öyle katı önyargılarla bakmıyordum fakat; rap müziğin genelde küfürlü olduğunu ve bunu da zaten ardarda hızlıca söylediklerinden anlamayacağımı düşünüyordum.
Yanılmışım!
En azından bu şarkı için. Çünkü hala başka örneklerini dinlemedim.
Hoşuma giden cümleler:
Ben yakın sen uzak, ya sen yakınlarımda ben ırak,
Masiva bırak direk bileklerimden.
Rayihamı miske bezemek elzem, ...
Aynalarımı çatlattım ben, darmadığın tuzla buz oldu içim, ...
Blogumda hakkında yazacagım ilk ünlü Jae Joong mu oluyor? (FT Island grup oldugu için sayılmaz.)*
Gelecek, geliyor, geldi derken Jae Joong ülkesine döndü bile. "Jae Joong da kim?" diyenleri önce şuraya alalım. (Biliyorsunuz bu blogun sahibesi çok üşengeç; yazmaktansa okumayı tercih eder.)
Aslında JYJ hayranı değilim. DBSK zamanlarından beri arada bir dinlerim şarkılarını da. Fakat bir üyesinin Türkiye’ye gelmesi, üstelik bir de hayran buluşması yapacak olması nedense beni de heyecanlandırdı en başta. Şimdi sakinim ama, yine de yazmak istedim işte.. (İçimdeki fangirl uyandı galiba.)
Yukarıda Jae Joong’un kim olduğunu öğrendiyseniz, Türkiye’ye niye geldiğini kendim yazayım bari. Güney Kore Devlet Başkanı Lee Myung Bak’ın Türkiye ziyareti sırasında Kore Elçiliği'nin de davetiyle Ankara Kore Kültür Merkezi’nin düzenlediği kültürel etkinliklere katılmak için ülkemize geldi. Üniversiteli öğrencilerle buluştu. Hatta Çankaya Köşkü’nde yemeğe bile katıldı. Bakın, burda da Abdullah Gül’e selam verirken. (Nasıl da saygılı maşallah!)
Gelmişken de -varsa- beni seven Türk kızlarına bir hayran buluşması yapayım demiş. Ankara Üniversitesi DTCF binasında (keşke Ankara Arena’da olsaydı da isteyen herkes gidebilseydi) Pazar günü yapılmış. Tabii bunda bizim hayran kulüplerimizin yoğun çalışmasının da rolü var. İnternetten gördüğüm kadarıyla organizasyon başarılı geçmiş. Uzak Doğu’daki hayran buluşmalarıyla kıyaslarsak fazla mütevazı kaldığını söyleyebiliriz fakat başlangıç için yeterli diyebilirim.
Peki kızlarımız neler yapmış? (Erkekler alınmasın lütfen. En çok kızlar olduğu için kızlar diye yazıyorum.) Geçtiği ya da geleceği yerlerde saatlerce beklemişler. Tezahüratlar yapmışlar. Posterler, resimler taşımışlar. İmza almışlar. Bol bol fotoğraf çekmişler ve hatta bazı şanslılar Jae Joong ile çektirmişler. (Bütün fotoğraf ve videolara JYJ Turkey sitesinden bakabilirsiniz) Bende genel olarak seviyeli ve samimi bir ortam oluşmuş hissi uyandırdı. (Yanlışım varsa düzeltin.)
Şimdi asıl önemli soruya geçersek, Jae Joong ne yapmış böyle hayranların karşısında? Bu kadar sevildiğini daha önce bilmiyormuştur herhalde. Şaşırmışsa da fazla belli etmemiş gibi geldi bana. Türkçe selam vermesi artı puan kazandırdı benim gözümde (Çok da düzgün söylemiş hani).
Beni şaşırtan kısmı daha önce başka yerlerde söylemediği türden açıklamalar yapması oldu (Örnek: “Türk kızları çok güzelmiş”, “Korece bilen bir Türk kızıyla evlenmeyi düşünebilirim”). Açıkcası hemen bu sözlerine inanmadım. Ya Türkiye’de hayran buluşması yapan ilk Koreli olduğu için jest yapmak istedi, ya da sözlerinin bu kadar önemseneceğini düşünmedi diye düşündüm. Tabii ki koyu bir fangirl mest olmuştur bu sözlere.
İlk defa geldiği bir ülke olduğu için biraz da çekingenmiş sanki. Bizim kızlar ağzından çıkan herşeye çığlık atarken onun konuşurken utanması ya da mütevazı olması diyelim çok da beklemediğim bir hareketti. Türkçe olarak “Sizi seviyorum” ve “Sizi özledim” dedikten sonraki haline bakın.
Bu yazıyı okuyan herkes benden daha iyi bilir herhalde ünlüler arasında twitter’ın ne kadar yaygın olduğunu. İşte Jae Joong da twitter’dan Türkiye ile ilgili twitler atmış, fotoğraflar yollamış. Sözlerinden bazıları:
“Türk insanı ve Koreliler arasında kesinlikle benzerlikler var. Burası kesinlikle İYİ bir yer! Çok heyecanlıyım ve sonraki birkaç günü sabırsızlıkla bekliyorum.”
“Burada Türkiye’de gerçekten mutluyum ~ ~ ~ ^^ ”
“Türkiye’de hava inanılmaz soğuk fakat yanımda çok farklı bir sıcaklık götürüyorum. Teşekkürler ~Türkiye~”
Şimdi de bizim medyada nasıl yankı bulmuş tüm bunlar bakalım isterseniz. Gazeteler ve televizyonlar Jae Joong için “Güney Kore’nin Tarkan’ı” ya da “Megastarı” ifadesini kullanmışlar. Türkiye’de bu kadar hayranı olmasına da şaşırmışlar. Şu iki videoyu da izlemenizi öneririm (video 1, video 2). Spikerlerin haberi sunuşundan ne demek istediğimi anlarsınız.
İşte böylece Jae Joong-şi ülkesine karşı vazifesini en güzel şekilde tamamladı, Türk hayranlarının gönlünü bir kez daha fethetti ve Türkiye’deki Hallyu dalgasını daha da duyulur hale getirdi.
Artık ben de bir yabancı ünlü misafirimizi daha güzelce ağırlamanın gururuyla (!) yazımı bitirmek istiyorum müsaadenizle. (Sanki ben ağırladım ya..) Hadi kapanışı da Jae Joong’un hayran buluşmasında söylediği şarkıyla yapalım. Huzurlarınızda Jae Joong ve “I’ll Protect You”
(Yazımı yazarken okuduğum haber ve fotoğraf kaynağım JYJ Turkey sitesidir.)
Not: Tüm bu hayran kızlar, hayran buluşması bir anımı ve bir hayalimi hatırlattı şimdi. Onları da başka bir yazıya saklayayım madem. Dedim ya üşengecim diye, hepsini şimdi yazamam. :)
Evet, yanlış okumadınız başlığı; meğer benim sesim güzelmiş de yıllardır eski bir sandık köşesindeki eşya gibi keşfedilmeyi bekliyormuş. Bunca zaman boşuna "Benim sesim güzel değil ki" diye birşey söylememişim. :))
"Peki şimdi ne oldu da 25'inden sonra öğrendin?" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Hemen anlatıyorum: Geçen gün ney üfleyen bir arkadaşım yanında şarkı söyleyip söyleyemeyeceğimi sordu. "Niye bana soruyorsun? Birisi mi söyledi? Nerden çıktı şimdi? Benim sesim güzel değil ki.." derken; kendi kendime mırıldandığım anlardan birinde beni dinleyen başka bir arkadaşımdan duyduğunu öğrendim. İçimden de gizliden solist olma isteği geçiyormuş herhalde ki, "Peki kabul, ama önce deneme yapalım" dedim. Derken provaya başladık ve arkadaş sesimi beğendi. Ben içimden -ve hatta dışımdan- "Hadi canım, bu saatten sonra kimseyi bulamayacaksın diye beğenmiş gibi yapıyorsun değil mi? Tamam nota bilgim var ama sesim güzel değil işte" deyip duruyorum. Beni inandırmak için bir de provayı kaydedip dinledik. İnsanın kendi sesini dışardan duyması ne kadar değişik bir hismiş, sanki ben değilim gibi. Üstelik şarkı söylerken sesim konuşurkenki gibi ciyak ciyak çıkmıyordu, kulağı da tırmalamıyordu. Dinleyeceklere eziyet vermeyeceğime kani olunca itiraz etmedim daha fazla. Bu kabullenişten sonra prova eğlenceli hale gelmeye başladı ve ara ara buluşup arkadaşımdan Türk musikisi dersi almaya karar verdim, sağolsun o da kabul etti.
Bu kadar dert yandıktan sonra söylediğim şarkıyı merak ettiniz değil mi? İşte buyrun:
Hadi kısaca hakkında bilgi de vereyim:
Bestesi Kaptanzade Ali Rıza Bey'e, güftesi Ömer Bedrettin Uşaklı'ya ait hicaz makamında, nim sofyan usulünde bir şarkı. (TRT sunucuları gibi oldu değil mi? :) )
Sözleri:
Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına Ey ufuklar diyorum yolculuk var yarına Ayrılık görünmüşken yar tutmuyor elimden Misafirim bugün ben gurbet akşamlarına
Çalıştığımız diğer şarkı da rahmetli Zeki Müren'den gelsin. (Bunda biraz zorlandım, bu yüzden sadece çalıştık, sonrasında söylemedim.)
Bu eser de bestesi İsmail Dede Efendi'ye, güftesi Enderuni Vasıf Bey'e ait yürük semai usulünde hicaz makamında bir şarkı.
Sözleri:
Ey büt-i nev eda olmuşum müptela Aşıkım ben sana iltifat et bana yar yar İltifat et bana aşıkım ben sana
Gördüğümden beri olmuşum serseri Ben denim ey peri iltifat et bana yar yar İltifat et bana aşıkım ben sana
Çok güzeller değil mi?
Klasiklerin vazgeçilmez olduğunu bir kez daha öğrendim. Sesimden ziyade Türk musikisini yeniden keşfettim galiba. Ne dersiniz? :)
Blogun ikinci yazarından (gecikmiş de olsa) merhaba,
Ayvaz’ın daha önce bahsettiği Köroğlu da nihayet bir şeyler yazmaya başladı. Başlamak için geç kaldığımın (Aslında acele edip vakitsiz bir zamanda blog açan Ayvaz’dı.); Ayvaz’ın bu yazıyı sabırsızlıkla beklediğinin; edebi bir şahsiyet olmasam da meramımı doğru anlatabildiğim için beni ikinci yazar olarak seçtiğinin; …(liste daha da uzar ama kısa keselim) farkındayım. Teşekkür edip bu mevzuyu geçelim isterseniz.
Sevgili okur (Nasıl da yazar havasına girdim hemen),
“Bunlar da nerden çıktı?” “Ne dertleri var da blog açıyorlar?” “Köroğlu, Ayvaz ne garip isimler?” dediğinizi duyar gibiyim. Sırayla cevaplayayım. Aslında bir müddettir blog alemindeyiz; yalnız sessiz ve sadık okuyucular olarak. Kendi ilgi alanlarımıza giren blogları takip edip, bazen birbirimizle paylaşıyorduk ki birgün Ayvaz “Biz de bir blog açsak, kendi fikirlerimizi başkalarıyla paylaşşak fena mı olur?” dedi. Bense tereddüt edip “Blog dediğin öyle kolay bir şey değil. Zaman harcaman, emek vermen gerekiyor ve en önemlisi söylediklerinin işe yarar şeyler olması gerekir dedim.” Neyse zaman içinde beni ikna etti ve sınavlarımız bittikten sonra uygun bir zamanda blog açma kararı aldık. Ama bu Ayvaz ne yaptı? Hiç sormadan, plan-program yapmadan bir gecede blogu açtı. Anlayacağınız üzere hala kızgınım. Üstüne bir de sık sık beni sıkıştırıp “Hadi yazını bekliyorum.” demez mi? Arkadaşlığımız hatrına (bir de hevesi kırılmasın diye) kızdığımı göstermedim ama dayanamadım burada içimi döktüm. Ohh!
Neyse efendim, laf lafı açıyor. Nerden nereye geldim. Sizlere anlatacağımızı konuların sınırlarını şimdiden çizmemiz zor gözüküyor (Dedim ya Ayvaz plan-program yaptırmadı diye). Biz iki yeni doktorun (korkmayın mesleki mevzulara fazla değinecek gibi durmuyoruz) hayata dair düşünceleri, edindiği tecrübeleri, keşfettiği güzellikleri, meraklı oldukları konuları dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışacağız.
İsimlerimizin nerden geldiğinin hikayesini de kısaca anlatayım. Dedim ya doktoruz; hani devamlı ders çalışmamız gerekir.:( İşte bizim de birkaç arkadaş bir çalışma grubumuz vardı. Yaz boyunca çalıştık iyi güzel ama, atama zamanımız gelince bir bir herkes görev yerine gitti ve Ayvaz’la ikimiz çalışmaya devam ettik. Ben o sıralarda durup durup “Bir Köroğlu, bir Ayvaz kaldık böyle” diyordum (yoksa Bolu Beyi’ne karşı gelelim, isyan edelim durumları yok). Ayvaz da sağolsun, bu sözümü çok sevmiş olacak ki blogumuza bu ismi uygun görmüş (bakın bunu bile bana sormadı. ühüü..)
(Uzattığımın farkındayım, toparlıyorum.)
İşte böylece Köroğlu ve Ayvaz olarak yazılarımıza başlıyoruz. Umarım güzel paylaşımlarda bulunur ve hayatımızdaki renklere bir yenisini daha katabiliriz. Tabi bunun için senin de katkılarını bekliyoruz Sevgili Okur.